1 Aralık 2014 Pazartesi

Keşke Çin'den gelen sadece 'selam' olsa ..


 Merhabalar
Son günlerde pek çok arkadaşımın boy boy  fotoğraf paylaştığı bir kongreden bana kalan sadece hayal kırıklığı..
  Kongerede katılmak istediğim başlıkları belirlemiştim birkaç gün öncesinden , ne de olsa idealist bir gençtim (!) , zamanım kıymetli , günlerim bir hayli yoğun geçmekteydi.. Velhasılı kongrenin ilk günü homeopati seminerine katılmayı planlamış , biraz erken varıp standları gezmeye niyetlenmiştim.Kısmet oldu , erken vardım kongre merkezine.Bitkisel ürün takviyesi, dermokozmetik , yok efendim dert sende şifa bizde ve türevleri , içinde 'bitki ve bitki özütü' geçen standları tek tek dolaşmaya başladım.Her standa ilk sorum ' Merhabalar, kullandığınız bitkileri siz mi üretiyorsunuz ya da üretim sahasında sizden elemanlar var mı ? Bir eczacı ilgileniyor mu toplanmasıyla , kurutulmasıyla , nakliyesiyle ' oldu. Malesef hiçbiri kendi ürünleri üretmiyor hepsi ithal.Birisi belçikadan birisi hollandadan yok efendim Antartikadan. Peki neden diye soruyorum , siz daha iyi bilirisniz ama benim bildiğim kadarıyla bir bitkinin istenilen etkiyi vermesi için hangi topraklarda yetiştiği , hangi mevsinde toplandığı/üretildiği, günün hangi saatinde hangi sıcaklığında toplanması gerektiği , nerde ve hangi şartlarda kurutulduğundan tutun da arazinin eğimine kadar küçük , büyük bir sürü ayrıntı var.Mesela esanslı bitkileri öğle sıcağında toplamak gerekir , bazı yağlar güneş ışığında bekletilir bazıları karanlık odalarda , bazı bitkiler güneş ışığında kurutulur bazıları ise güneş ışığı aldığı zaman çeşitli reaksiyonlar verir ve tüm etkisi değişebilir.Ben daha çok yeni olmama rağmen aktardan bitki alırken bile tereddüte düşüyorum ki büyük kitlelerin sağlına hitap ediyorsak ve bunları GMP kalitesinde sunduğumuzu iddia ediyorsak bu konularda daha hassas olmamız gerekmez mi ( tabi bu kadar dallandırıp budaklandırmadım konuyu çok meşgul etmek istemediğimden , daha özet sorular sordum.Burada sadece kafamın içindekileri boşaltıp rahatlamaya çalışıyorum..) Neyse efendim muhabbetimiz devam ederken kendi coğrafyamıza neden sırtımızı döndüğümüzden biraz bahsetmek istedim.Bizim desteklenmeyi bekleyen çiftçilerimiz var , neden onların elinden tutmuyoruz.Neden sırt sırta verip birlik içinde çalışmak varken ( hem de gözümüzün önünde üretim , kafamız rahat , içimiz rahat ..) Ve son olarak biz eczacılar olarak 5 yıllık ciddi bir bitki eğitimi aldıyoruz peki artık üretim sahalarına da inmemizin vakti gelmedi mi ? Sevimli , sevimsiz bir çok insanla konuştum ama gelen genel cevap : gerçekten çok idealist düşünüyorsunuz fakat biz firma olarak buna hazır değiliz sanırım.Ama bence ideallerinin peşinden koş.Mesela kosgeb'e tübitağa falan çıkarsan belki destek alırsın.
   Neye hazır değiller ? Beni uzaya fırlatın uzayda lahana ekip kilo verdirici kapsüller yapalım , yerçekimi problemini de avantaja çevirirsek harika olmaz mı ? Hafifleme de son nokta ! 21. yy!ın en büyük keşfi ! gibi projelerle mi çıktım karşılarına..Proje bile değil ki..Bizim böylesine verimli topraklarımız varken neden dışa bağımlıyız..Biz ekelim biz yapalım.Herkes üniversite mezunu herkes firmalarda , her geçen gün yeni bir bölüm yeni bir üniversite açılıyor.Tamam harika peki bu insanlar kağıt mı yiyecekler.Neden üretmekten bu kadar korkuyoruz ? Hazır olmadığımız şey nedir ? Saydıkları ülkelerden bazılar bizim Konyamız kadar bir yer kaplıyor dünyada nerdeyse .. 
   Pek üzüldüm doğrusu..
Sonra dışarı çıktım hoşça bir bey , yaşça da benden baya büyük bir bey amca.Ama hani yaşanmışlık kokar bazı yaşlılar , işte öyle bir amca.Gittim yanına selam verdim , tanıştık .Dedim ki ki kafam çok karıştı acaba sizce 'idealizm nedir ? Eczacılıkta idealizm nedir ? ya da ideal bir eczacı nasıl olmalıdır'.Gelen cevap da enerjimi düşürmedi değil .. 'Vallahi ben idealimdeki her şeyi gerçekleştirdiğim için idealizmi tanımlayamayacağım fakat idealist bir eczacı eczacılığın her alanında çalışmış bir eczacıdır' dedi..Bu da bambaşka bir bakış açısı tabi ki.. 
   Baktım ki seminer başlayacak , salona girdim.Konuşmayı bakan bey açtı.1 saatlik seminerin neredeyse yarısını bakan beyin gezilerinden bahsederek geçirdik..Homeopati adına hiçbir şey konuşulmadı.Genel cümle yapısı 'biz çok çalıştık , biz şuraya gittik , orda da böyle birşey verdiler hatıra diye sağolsunlar ' . Son hatırladığım yine bu cümle yapısının sonuna 'eh böylece size Çinden de selam getirmiş olduk efendim hahaha..'
    Keşke Çin'den gelen sadece selam olsa bakan bey .. 
 Bu düzeni ben değiştiremem çünkü çok büyük bir piyasa.Ama ben kendi gücüm doğrultusunda birşeyler yapmaya çabalıyorum.Geçenlerde bir arkadaşım Fransız bir markanın esanslarını kullanıyor ama ne paralar veriyor.Gerçekten esanslar çok kaliteli.Fakat aynı kalitede çok daha uygun fiyata esans üretem çiftliklerimiz var bizim.Arkadaşa bahsettim.Nerdeyse 3te bir fiyatına alıyoruz.Neden ucuz peki ? Aa maldan anlamıyorsan paradan da mı anlamıyorsun derdi eskiler bizim oralarda..Ama bu malın kalitesinden kaynaklı değil arkadaşlarımız şişe parası veriyolar bu ürünlere.Neden? Çünkü ithal ve paketlenmiş ürün..Kullanan arkadaşım şuan pek mutlu , ben de mutluyum.Çünkü daha farklı bir yaşam olabilir diyen , buna inanan ve yaşamlarını bu düşünce üzerine kuran , üreten ; sadece cebini değil çevresindeki tüm canlıları önemseyen insanların sesini tek tek de olsa birilerine duyurmak .. 
Çin'den gelen selam kadar etkili olmasa da TÜKETEN'e de ÜRETEN'e de selam olsun ..

23 Kasım 2014 Pazar

Taksimde kalan son ağaç 'OKALİPTUS' ! :)

Merhabalaar !!

Evet farkındayım bu metnin başlığı biraz iddialı oldu ama benden çıkmadı :)
Nur hocanın hem bana hem hükümete attığı bir taş :)
Farmakognozi dersinde aromatik yağları işliyoruz bu dönem , derslerden okaliptus.Tropikal kökenli bir bitkiymiş , bulunmazmış pek buralarda.Ben de duramadım Taksimde var hocam diyiverdim.Nur hoca beklemeksizin kahkahyı basıp 'Taksimde kalan son ağaç sanırım , dikkatinizden ötürü tebrik ederim' dedi.Biraz bozuldum , biraz güldüm.Neyse hocadan gelen taş baş üstüne.Aynı gün akşamı teyit etmek için gittim taksime,TRT binasının yanında yetişkin , selvi boylu , heybetlice duran ağacımızın yanına.Şöyle bir iki yaprak aldım biraz buruşturunca keskin kokusuyla , yaprağıyla , çiçeğiyle tam bir okaliptus .. :D

Ökaliptus diyince akla tabiki 'koala' geliyor :) Ya bu tembel bu yumuk yumuk hayvanlar sadece ökaliptus yiyorlar hem de dünya üzerinde 500 e yakın ökaliptus çeşidi olmasına rağmen sadece 7 türünü yiyorlar.Tembel ama seçici yumuklar.Pek bir enerji değeri olmadığından okaliptusun enerji tasarrufu yapmak zorunda kalıyor hayvancağız , ağır çekim hayatları da bu yüzdenmiş günün de 18-22 saatini uyuyarak geçiriyorlarmış..


Okaliptus(Eucalyptus) Myrtaceae familyasına ait,bünyesinde çokça tür bulunduran geniş bir ağaç cinsidir.
Sulfata ağacı, sıtma ağacı,ateş ağacı gibi isimlerle de anılır.

Peki Okaliptus nerden , nasıl gelmiş rafların tozunu alalım, hikayesini kurcalayalım dersek :

Avrupa’nın okaliptüs ağacıyla tanışması Tobian Fourneaux sayesinde olmuş , ilk tohumları Avustralya'dan İngiltereye getirmiş.Fransanın dikkatini de çekmeye başlayınca ağaç;Seyyah La Piruzi keşfe çıkmış.Tazmanya sahillerinde gördüğü Ökaliptuslar La Piruzinin dikkatini çekmiş ve bir çok çalışmanın temelleri burada atmış.Avrupa’da ilk zamanlarda “garip bir ağaç nazarıyla yaklaşılan” okaliptüs ağaçlarından kısa sürede ormanlık alanlar kurulmuş
.
Egzotik bir ağaç olan okaliptüs XIX. yüzyıldan sonra Avrupa’dan Uzakdoğu’ya kadar dünyanın sulak ve ılıman bölgelerinde başta endüstriyel 
ağaçlandırmalarda hızla kullanılmaya başladı.Osmanlıya devletine de XIX. son yarısında girmiş.
Bitkilerin mistik geçmişini araştırmayı ve paylaşmayı çok sevsem de okaliptusa dair o yönde pek birşey bulamadım.Hintlilerde dahi yok.Okaliptusun Hindistana girişi de Avustralyadan alınan tohum kaynaklı.Tohumdan sonra yaklaşık 16 türün kültürü yapılmış ve yakacak sorununa ciddi bir çözüm getirmiş o dönemlerde.Bitkinin hikayesini bilmek,ona bu açıdan bakmak sanki bakış açımıza etik değerler katıyor.Bitkinin sadece faydalarından bahsetmek pek bi egoist pek bi faydacı pek bi ruhsuz.Ama ne yapalım elden geldiğince araştırmaya çalıştım :)


İstanbul Üniversitesi Merkez kütüphanesinde ökaliptusu tararken elime,Orman Bakanlığının 'OKALİPTUS YETİŞTİRİCİLİĞİ' kitapçığı geçti.Kitapçıkta ilk değinilen kısım okaliptusun 'bataklık ağacı' olarak değerlendirilmesinin yanlışlığı.Daha doğrusu ağaca sadece bu vizyonun yüklenmesi yanlış,bu düşünce ağaçtan alınan verimi asgariye çeker.Şöyle bir cümle geçiyor kitapçıkta 'akıldan çıkarmamak gerekir ki okaliptus;kullanılmayan,hiçbir şey yetiştirilemeyen toprakların ağacı değildir.' Öyleyse durup biraz düşünelim haksızlık etmeyelim okaliptusumuza.Kitapçık isminden de anlaşılacağı üzere yetiştiricilik üzerine daha çok zirai kapsamda.Tohumla ve çelikle üretimi yapılabiliyor.Ekimi dikimi bakımı zararlıları hakkında pekçok bilgi mevcut , yetiştiriciliğini yapacak arkadaşlarıma tavsiye edebileceğim bir kitapçık.Ve genel anlamda okaliptus dünya çapında odun hammadde açığını kapatmak için yetiştiriliyor kitapçığımızda işin bu boyutundan bakmış.Ben yazının geri kalanında bitkinin kognozi ve terapi boyutundan bahsederek tamamlamak istiyorum.


Okaliptus yağı diyabetten tutun da soğuk algınlığına,zihin bulanıklığına kadar birçok hastalığın tedavisinde yer alan bir aromatik yağ.Ben istiyorum ki öncelikle yağın oluşumuna bakalım sonra oluşumda yer alan maddelerin tedavideki yerlerine birlikte kafa yoralım.
Yukarıda da bahsettiğimiz gibi 500 kadar okaliptus türü var fakat bunların yalnızca 30 kadarından tıbbi esans elde edebiliyoruz(Bilhassa E.globulus türünden faydalanılıyor)Taze yapraklarına su buharı distilasyonu uygulandığında %3-5 oranında esans elde edilir.Distilasyonun ilk saatlerinde toplanan yağ eczacılıkta kullanılıyor , daha sonraki kısım ise maden endüstrisinde kullanılıyor.
Uçucu yağ %54-95 oranında ökaliptol(1,8-sineol),terpineol,izoborneal,pinokarveol ve ödesmol taşır.
***Tıbbi olarak kullanılacak uçucu yağın en az %70 ökaliptol taşıması istenir.
Okaliptüs yağı, renksiz ve kendine özgü bir tat ve kokuya sahiptir.
-Günümüze kadar aromaterapide çok popüler olmasa da geleneksel tıpta ve aromaterapide her geçen gün kıymetlenen bir esanstır
-Yaralar: Okaliptüs yağı diğer aromatik yağlar gibi antiseptik özellikleri sahip. Bu nedenle okaliptüs yağı yaralar, ülserler, yanıklar, kesikler, sıyrıklar için şifa kaynağıdır. Ayrıca böcek sokması için etkili bir merhem.

Solunum problemleri: Okaliptüs esansiyel yağı; soğukalgınlığı, öksürük, burun akıntısı, boğaz ağrısı, astım, burun tıkanıklığı, bronşit ve sinüzit gibi solunum yolu problemleri tedavisi için etkilidir. Okaliptüs yağı solunum sorunları tedavisi için ideal bir bileşim çünkü antibakteriyel, antifungal, antimikrobiyal, antiviral,anti-inflamatuar ve dekonjestan özellikleri taşır.Ilık su ile karıştırılmış okaliptüs yağı ile gargara yapılması boğaz iyileştirilmesinde tek başına yeterli değildir fakat tedavi süresini kısaltır.

Astım dünyada milyonlarca insanı etkileyen bir durum ve astım tedavisi için geliştirilen birçok alternatif var. Bunlardan birisi de göğüs üzerine 1-3 damla okaliptus yağıyla masaj ve boğaza okaliptus yapraklarını su buharı şeklinde uygulamak suretiyle yatıştırıcı etkisinden faydalanılmaktadır.Okaliptüs esansiyel yağının anti-inflamatuar özellikleri de astım semptomları yardım almak için devreye girer.

Zihinsel tükenmişlik: Okaliptus kullanan kişilerin tercihine neden: yağın ferahlatıcı etkisidir. Okaliptüs yağı uyarıcıdır, yorgunluk ve zihinsel tembelliğin etkilerini azalttığı ve hastaların ruhları gençleştirdiği yönünde bilgiler bulunmakta.
Okaliptüs esansiyel yağı beyne giden kan akışını arttırmak için kullanılır. Uçucu yağ birçok kişi tarafından bir vazodilatör olarak kabul olduğundan, kan damarlarını rahatlatıcı ve daha fazla kan dolaşımını sağlayarak vücuttaki kan akışını arttırır. Temelde beyne daha fazla kan ulaşması beyin gücü anlamına gelir ve okaliptüs esansiyel yağı öğrenci performansını arttırmak için aromaterapi biçimi olarak sınıflarda kullanılır. Ayrıca resmi araştırmalardaki tüm işaretler beyin fonksiyonu ve okaliptüs esansiyel yağı arasında pozitif korelasyon olduğuna işaret ediyor.

Kas ağrısı: Eğer eklem ve kas ağrısı için cilt yüzeyine okaliptüs yağı ile masaj yapmak stres ve ağrıları gidermek için yardımcı olabilir. Okaliptüs yağı analjezik ve anti-inflamatuar. Bu nedenle romatizma, lumbago, burkulan bağlar ve tendonlar, kasların sert ağrıları, fibrozis ve hatta sinir ağrısı olan hastalara önerilir. Yağ,vücudun rahatsızlık çekilen bölgesine dairesel hareketlerle masaj yaparak uygulanır.

Diş bakımı: Okaliptüs esansiyel yağı  dental plak, diş eti iltihabı ve mikrop öldürücü özellikleri nedeniyle diğer diş enfeksiyonlara karşı çok etkilidir. Okaliptüs uçucu yağının çok yaygın olarak gargara, diş macunu ve diş temizlik ürünlerinde aktif bileşen olarak bulunmasının nedeni budur.
-Yaz döneminde Nilsuyla birlikte hazırladığımız sinek kovucuyu kullandık/kullandırttık ve sinek kovucu etkisini ispatladık.Tek problem her saat başı yenilemeniz gerekiyor malum UÇUCU yağ.Bu yüzden uykuya daldıktan sonra pek bir etkisi kalmıyor,tek bacağımda 32 tane sinek ısırığı saymıştım :D Tabi tamamen doğal yağlarla hazırlanan bir karışımdı bu stabiliteyi sağlayacak başka maddeler katılarak etki süredi uzatılabilir.Aynı zamanda böcek kovucu ve doğal bir pestisit olarak bilinen nitelikleri nedeniyle bitlerin de doğal bir tedavisidir.
Bağırsak mikropları: Okaliptüs yağı sıklıkla bağırsak mikropları yok etmek için kullanılır. Çalışmalar okaliptüs yağı vücudun çeşitli yerlerinde; kolon ve bağırsak gibi özellikle hassas bölgelerde ortaya çıkan bakteriyel, mikrobik ve parazitik olayları baskılamada faydası olduğu yönündedir.

Cilt bakımı: Okaliptüs yağı genellikle cilt enfeksiyonları tedavi etmek için topikal uygulanır.
Ateş: Okaliptüs yağı aynı zamanda ateş tedavisi ve vücut ısısını azaltmak için kullanılır. Okaliptüs yağı ortak isimlerinden biri "ateş yağı" olmasının nedeni budur. Nane yağı ile bir araya getirilmiş ve bir deodorant/bir karışım  ısı düşürücü olarak vücuda püskürtüldüğü zaman iyi verim alınır.

-Halk arasında diyabet tedavisi amacıyla kullanılan aromatik yağlardan biri de Okaliptus (Eucalyptus camaldulensis Dehnh.)tur.Okaliptus uçucu yağının % 99.10'una karşılık gelen 30 bileşen saptanarak, ilk üç ana bileşenin p-simen (% 68.43), 1,8-sineol (% 13.92) ve 1-(S)-?-pinen (% 3.45) olduğu gözlenmiştir.Uçucu yağlar ve ilk üç ana bileşenlerinin antidiyabetik özellikleri araştırılmıştır. Bu amaçla yapılan çalışmada uçucu yağların ile ana bileşenlerinin karbohidrat sindiriminde görev alan amilaz ve glukozidazı inhibe ettiği saptanarak, inhibisyon türleri belirlendi. Sonuç olarak; okaliptus yapraklarından elde edilen uçucu yağın hem reaktif oksijen türlerini ve lipid peroksidasyonunu inhibe ederek gösterdikleri antioksidan etkiyle, hem de amilaz ve glukozidazı inhibe ederek diyabet tedavisinde etkili olabilecekleri saptanmıştır.

Onca şifasının yanında 'ALTIN GİBİ KIYMETLİ' desek abartmış olmayacağımızı gösteren bir araştırmayı da incelemenizi tavsiye edeceğim.'
Okaliptüs ağaçlarının içinde, altın tanecikleri buldu.'
http://www.ntvmsnbc.com/id/25474131/




                               Velhasılı okaliptusu sevin , onlara salırın , öpüp koklayın :)
                                           (Taksimdeki meşhur(!) okaliptus ağacı :) )



4 Eylül 2014 Perşembe

Güneşin Yeryüzüne Aksi 'Sarı Kantaron'



 MERHABALAR !!

Öncelikler gecikmiş olan yazı için özrü borç bilirim.Çünkü kantaron mevsimi ne yazık ki birçok bölgede geçti. Çiçeklenmesi yetiştiği coğrafyanın ısısına bağlı olarak nisan(Örnek Fethiye) ve eylül( Örnek Kaçkar dağları) arasında dağılmaktadır.Uzun bi süredir göçebe hayat sürdüğümden ne internetim ne de bilgisayarım vardı yanımda .Neyse geç olsun güç olmasın diyerek başlayalım

Fakat kantoronun mucizesine birçok yerde tanık oldum.Yazının ilerleyen kısımlarında hepsine tek tek değineceğim.




İlk olarak kimmiş sarı kantaron , ne derlermiş , yıllarca nasıl seslenilmiş bitkimize ona değinelim istiyorum

Sarı Kantaron, (Lat. Hypericum perforatum, Almanca Tüpfel-Johanniskraut, İngilizce St.John's-wort) sarıkantarongiller (hypericaceae) familyasındandır.

Binbirdelikotu (
 Yaprakları ışığa karşı tutuldugunda parlak noktacıklar
halinde yag gudeleri görülür binbirdelik ismi burdan gelir)
 , Sarı kantaron , Çayotu , Çay çiçeği , Kanotu , Kantur çiçeği, Veremotu,Tentürotu ,Ülserotu , Yaraotu, Yakıotu ve daha niceleri .. Verilen isimlerden de anlayabiliyoruz çok farklı işlevlere sahip olduğunu bitkimizin .

Peki gel gelelim sarı kantaronun hikayesine.Tarihte farklı kültürlerde ve dinlerde nasıl kullanılmış inceleyelim.

Bu bitkinin toplandıktan sonra hareket ettiğine inanılırmış. Demetler halinde evlerin kapılarına korunmak amacıyla asılırmış.

Sarı kantaron
Hippokrates zamanından beri bilinmekteymiş

Dioskorides göz ve yara tedavilerinde, menstrüasyon söktürücü, peklik giderici olarak kullanmış
Kneipp çayını nezle ve mide ekşimelerinde; Madaus, kan yapıcı ve güçlendirici olarak kullanmıs

Yaz gündönümü olarak da bilinen sarı kantaron çiçek açtığı zaman Anadolu’nun bazı bölgelerinde şenliklerle yaylaya göçülürmüş, bazı bölgelerde ise köylerde ve yaylalarda yazın başlangıcı olarak kutlanırmış. Yaz artık gelmiş, toprak ana tüm bereketi ile kendini göstermektedir, Haydii hasat zamanııı , minnet dualarıı başlasın mesajını verirmiş bizim altın sarısı bitkimiz

Paganistik çağlarda ise sarı renkli çiçekleri nedeniyle
Güneş Tanrısı 'nın simgesiymiş.Hıristiyanlıkta, bu özelliği nedeniyle Vaftizci Peygamber Yahya’ya (St. John) adanmış ve İngilizce ST.John’s wort olarak adını almıştır. Aziz John günleri olarak adlandırılan dönem sarı kantaronun çiçeğini bütün muhteşemliğiyle açtığı dönemdir bu nedenle

Sarı kantaron güneş ışığını içine sızdırır adeta absorbe eder.Bence de güneşin dünyaya aksi gibidir sarı kantaronum  

Sarı Kantaron'un faydalarına geçmeden içeriğine yani etken maddelerine değinmek gerek ki ne , nerede , nasıl etki yapıyor yoluyla ; mantık süzgecinizden geçebilcek formatta bilgilerle çıkabilelim karşınıza 


Bitkimiz tanen, uçucu yağlar (carophyllene, pinene, limonene, myrcene), flavon türevleri (quercitrin, quercitin, rutin), hipericin, karoten, C Vitamini ve resin içermektedir.
Hypericin sarı kantaronun ana etken maddesidir.Aynı zamanda sarı kantaron yağına kırmızı rengini de Hypericin verir. Bu madde, antidepressif ve çok güçlü antiviral etkilere sahiptir.Saydığımız etken maddelerin etkilerine yazımızın tedavi kısmında değineceğiz.

TEDAVİDEKİ YERİNE BAKACAK OLURSAK:
- Yara , yanık tedavisi ve antimikrobiyal etkinliği
Kantaron yağının mucizevi etkisine bu yaz hem kendi üzerimde hem de çeşitli insanlar üzerinde tanık oldum.İlk olarak Bayramiç'te Permakültür evimizin yapımında çalışırken bir arkadaşımızın bacaklarını çizme yaralıyor ve kireçle reaksiyon veren yara iltihap yapıyor.Derya'nın kendi elleriyle topladığı sarı kantaronla köyden saf olarak aldığı zeytinyağının birleşmesiyle oluşan kantaron yağımız 3, 4 gün içerisinde iltihabı kurutuyor.
Bilimsel araştırmalarda ise bitkinin toprak üstü kısımlarının metanol ekstresi E. coli , Proteus vulgaris , Streptococcus mutans, S. sanguis , Staphylococcus oxford ve S.aureus' çoğalmasını inhibe ettiği görülmüştür.Ayrıca  bileşenlerinden olan hiperisinin AIDS hastalığının etkeni olan HIV virüsünü de aralarında olduğu çeşitli virüslere karşı etkinliği deneysel olarak kanıtlanmıştır.


Aynı şekilde benim omzumda oluşan resimdeki yarayı kantaron yağıyla ovaladım 3  gün içerisinde tamamen yok oldu.
(Kantaron yağının eldesine detaylıca değineceğim yazının devamında )

-Depresyon için sarı kantaron
Sarı kantaronun konuşulan en büyük etkisi depresyon tedavisinde kullanımıdır sanırım.Bu kadar konuşulması ve birçok uzmanın araştırmalarına rağmen etki mekanizması henüz keşfedilememiştir.Fakat uzmanlar sarı kantaronun beyinde pozitif ruh haline bağlı olan kimyasal seratonini daha uzun süre tutmayı sağladığını söylüyor ama bunu nasıl sağladığı bilinmiyor.
Alman hekimler depresyon sorunu olan bazı hastalara özellikle gençlere ve çocuklara şifalı bitki kullanımını önermektedir.Sarı kantaron birçok ülkede reçetesiz kullanılırken İrlanda gibi bazı ülkelerde kullanımı reçeteye tabii tutulmaktadır.

Bildiğimiz üzere plasebo etkili bir tedavi yöntemi .Plaseboya küçük bir dipnot düşelim ve konuya kaldığımız yerden devam edelim.Nedir plasebo ? Latince kökenli olan kelimemiz 'hoşnut olma' anlamı taşımakta ve icinde etken madde bulunmayan , ilaçmış gibi hastaya verilen ve ilac kullanımının hasta üzerinde oluşturduğu pskolojik etkiyi ölçen bir yöntem diyebiliriz.Yaptığım tanıma bakınca da plasebonun psikiyatrideki önemi anlaşılıyor.
Yapılan araştırmalarda da sarı kantaronun etkisinin plasebodan düşük olduğu bulunmuş fakat antidepresan olarak kullanılan sertralinin etkisinin de plasebodan çok az farklı olduğu ortaya çıkmıştır.En kapsamlı bitki çalışması olarak ifade edilen başka bir çalışma da ise sarı kantaronun prozac kadar etkili olduğu öne sürülmüştür.
Saydığımız SSRI(Selektif Serotonin Gerialım İnhibitörleri ) grubundaki antidepresanlarımız her ne kadar diğer antidepresan gruplarına göre hafif de olsa da yan etkilere neden olabilecek ilaçlar.Sarı kantaron yan etkisi en az olan tedavi yolu.İnsanlar bunları farklı formlar da alabilecekleri gibi kurutulmuş halde çay olarak da tüketebilirler.
Fakat atladığımız bir nokta var.Yaklaşık üç hafta önce ege tıp fakültesi son sınıf öğrencilerinden arkadaşım Seferle aramızda geçen bir konu 'Seratonin Sendromu'ydu.Çok fazla hastayla karşılaştığını belirtmişti.Nedir Seratonin serndomu peki ? Doz aşımı nedeniyle vücutta aşırı seratonin birikmesi olarak özetleyebiliriz durumu.Hafif atlatılabildiği gibi hayati tehlike riski taşıyan bir durummuş ne yazık ki.Antidepresan kullanan bir hastanın doktoruna danışmadan kafasına göre sarı kantaron ek tedavisine başlaması tehlikeli bir durum diyerek depresyon konusunu kapatmak istiyorum , sizi depresyona sokmadan :)
-Gut hastalığı ve tedavisi
Sarı kantaronda bulunan hypericin, eterik yağlar, tanen, flavonoid, karoten ve E vitamini sayesinde damarlar genişler böylece kalbe giden oksijen ve kan akışının artması sağlanır.Vücuttaki toksinlerin dışarı atılması sağlanır.Gut hastalığına sebeb hiperürisemidir yani kandaki ürik asit düzeyinin yükselmesidir.Diüretik ilaçlar da tedavide kullanılır 
-Menopoza etkisi
Bu başlığa yurtdışında yapılan bir anket doğrultusunda sunmak istiyorum.Henüz ciddi bir klinik çalışma yapılmamış.Anket Menopozun Spesifik yaşam kalitesini menopoza özgü değerlendirmek için kullanılmış.Sonuç olarak Hypericum perforatum semptomatik perimenopozal kadınlar için önemli düzeyde yaşam kalitesini artırabilir, ancak bu sonuçların daha büyük klinik çalışmalar ile teyit edilmesi gerektiğine karar verilmiş.



              SARI KANTARON YAĞI NASIL ELDE EDİLİR VE                                  TEDAVİDEKİ YERİ NEDİR ?

Resimde gördüğününüz kavanozların hepsi kantaron yağı olacak zamanla.Refikler çiftliğinin el emeği göz nuru onlar :) Nilsu'nun şifa deposunun yalnızca bir kısmı diyebiliriz.
   Kuruttuğumuz sarı kantaron çiçeklerini kuru kavanozlarımızı basıyoruz ve üzerini örtecek şekilde zeytinyağı dolduruyoruz. Ağzına bir tülbent koyup ağzını kapatmadan 5 gün boyunca güneşte bekletmek gerekiyor ki çiçekler mayalanıp özlerini zeytinyağına salabilsinler. 5 gün güneşte beklettikten sonra ağzını kapatıp 40-45 gün kadar yine güneşte bekletmemiz gerekiyor.Rengi her geçen gün koyulaşacaktır.Sonrasında alıp evinizin herhangi bir köşesinde muhafaza edebilirsiniz.Zaman geçtikçe kıymetlenen bir yağdır sarı kantaron.

                                                                Gel gelelim faydarına:
                                              ((Sarı kantaron yağının faydalarını incelerken kaynak                                                                           olarak Roberta Wilson-Aromatherapy 'den                                                                                              yararlandım.Şükranlarımı sunarım :) ))

-Yara ve yanıkları iyileştirir.Ciltteki morluklara iyi gelir.

-Varis(genişlemiş ve şişmiş toplardamar) görünümünü minimal düzeye indirir.

-Ciltteki kabarma ve şişlikleri azaltır.

-Ayrıca deri iritasyonu , dermatit ve ekzama,sedef gibi rahatsızlıkların tedavisinde kullanılır.
-Etkili bir masaj yağıdır, bel ağrısı,siyatik ve romatizma için faydalıdır.
-İltihap önleyici ve giderici olarak da kullanılır.


   Sarı kantaronla ilgili diyeceklerim şimdilik bu kadar.Merak edilen , kafanıza yatmayan herhangi birşey için yapacağınız dönüş beni mutlu edecektir.Bildiklerimizi dilimiz döndüğü kadar aktarıp , bilmediklerimizi birlikte araştırıp öğrenmenin benim için zevk olduğunu belirtmek isterim.Kıymetli zamanınızdan bana düşen her saniye için teşekkürlerimi sunar , bol güneşli günler dilerim.
Gecenizde dahi güneş açması dileğiyle ..

Nimet (:










29 Temmuz 2014 Salı

ISIRGAN OTUNA MERHABA DE ! :)



MERHABALAAR ! =)
İkinci otum çok fena çıktı a dostlar :D Öyle masumca masanın üzerinde durduğuna kanmayınız ,
parmaklarımdaki zonklamanın ritmiyle dokunuyorum klavyeye 
Isırgan çok ilginç bir bitki.Şöyle bi baktığınızda; küçük çiçekli,tüylü bir ot gibi görünür .Eğer çıplak ten ile dokunursanız  korkunç bir acı veriyor.Boyları 2 ila 4 metreyi bulabiliyormuş ve bu boyuttakilerin ağrısı saat hatta gün boyu (şükürler olsun benimkiler geçmeye başladı ) sürebiliyormuş.O halde kimmiş bu ısırgan kısaca başından geçenlere göz atalım istiyorum.


Rivayetlere göre ısırganı , botanik biliminin kurucu Dioscorides meşhur etmiş.Günlerden bir gün  Dioscoridesin bacaklarını ısırgan otu yakmış.Öyle yanmış ki Roma’nın yangınına benzetmiş bu sızıyı.Bunun üzerine  ısırganın önce ince tüylerini keşfetmiş sonra sırrını. Materia Medicada da ısırgan otundan bahsetmiştir.

Vikingler, ısırgan sapları taşımanın, insana cesaret, güç ve direnç kazandırdığına inanırlarmış

Hatta eski bir inanışa göre hastanın yatağının altına ısırgan otu koyulduğunda ısırganın , hastayı şeytan ve hayaletlerden koruduğuna inanılrmış.

İrlandalıların ataları ısırgan otuna ‘Devil’s Apron’( Şeytan kaçıran-şeytandan koruyan anlamına gelen bişey olsa gerek  )derlermiş.

Bir başka efsaneye göre de Romalı askerler kan dolaşımını hızlandırarak, soğuktan korunmak için ısırganı kullanmışlar.

 

Pekii ustalara saygı kuşağına son verip günümüzde ısırgan nasıl kullanılıyor , nelere iyi geliyor anlatmaya çalışalım dilimizin döndüğü kadar 


 

ISIRGAN OTU ÇAYI

Isırgan otu çayının yapımı gayet basit.Kurumuş ya da taze yapraklarımızı kaynatmış olduğumuz suya ekleyip demliyoruz.Fakat tadını ve kokusunu çok beğenmeyebilirsiniz.Zamanla alışıyor insan  Faydalarını okuduktan sonra neden alışmanız gerektiğini bir kez daha düşüneceksiniz  Ben bazen ıhlamur,gül yağrağı,nar çiçeği gibi  farklı tatlar da katıyorum sanki kokusunu ve tadını biraz bastırıyor.Balı tercih edenler de var , size kalmış 

 


http://naturalsociety.com ısırgan çayının faydalarını 29 maddede toplamış.Bunlar :

-Lenf sistemini uyarır böylece bağışıklığı destekler

-Artrit sendromlarını hafifletir

-Vücuttaki ürik asidin dönüşümünü artırır

-Kandaki adrenalin seviyesini düzenler

-Şeker hastalarının şeker düzeyini dengelemeye yardımcı olur

-Hamile kadınlarda düşük riskini azaltır

-Menopoz döneminin daha rahat geçirilmesini sağlar.Oluşan semptomları hafifletir

-Menstrual ağrılarını ve kanamalarını hafifletir

-Böbrek taşının düşürülmesine yardımcı olur

-Hipertansiyon hastalarının tansiyonunu düzenler

-Solunum yolları hastalıklarına  iyi gelir
-Böbrekleri destekler
-Astım semptomlarını  hafifletir
-Kanamaları durdurur
-infeksiyon riskini azaltır
-Prostat kanseri riskini azaltır
-Cilt problemlerini minumuma indirir
-Alerjik rinit oluşumunu engeller
-Bulantıyı azaltır
-Genel olarak soğuk algınlığı tedavisinde kullanılabilir
- Osteoartrit tedavisinde yararlanılır
İshal ve kabızlığı düzenler
-Gastrointestinal sistem rahatsızlıklarını azaltır
- Isırgan suyuyla ağzı gargara yaparsak, gingiviti (diş eti hastalığı ) ve plak oluşumunu engellemiş oluyoruz
-Alzheimer hastalağının tedavisinde yardımcı olduğu görülmüş
-MS ,ALS ve siyatik tedavisinde yardımcı
-İntestinal sistemdeki kurt ve parazitleri yok eder.

-Pankreas , Dalak ve troid sağlını korumaya yardımcı

 

 

Isırgan otu özellikle vejeteryan mutfaklarında sık rastladığımız bir bitki. Isırgan mutfakta ;

pizza,mantı,çorba,makarna ,kurabiye,tart ve daha aklımıza gelmeyen bir çok ürünün sosu ya da hamuruna katılarak önümüze farklı formlarda sunulabiliyor.

 

 

SAÇ DOSTU ISIRGAN

 

Arkadaşlar saç dökülmesinin en sık rastlanan sebebi DHT hormonu. Peki nedir DHT ve ne işe yarar ?DHT, saç kökünde saç üretimini ve saç kökü hücrelerinin yenilenmesini engeller. Uyku fazındaki saç kökü hücresinde ve çevresinde damarsal büyüme faktörü azalır. Bunun sonucu olarak saç kökü, kendisini besleyen kılcal damarlardan da uzaklaşır ve yeterli derecede beslenemiz. Böylece, ilerleyen zamanda, dökülen saçların yerine yenileri üretilemez ve kellik meydana gelir.

DHT(Dihidrotestosteron)isminden de anlaşılacağı gibi testeron türevi bir hormon.DHT fazlalığı saç dökülmesine yol açıyorsa akla şöyle bi soru geliyor : Saçı dökülen erkek ya da kadınlarda androjen hormonunun diğer kadın ve erkeklerden daha fazla olduğunu söyleyebilir miyiz ? Bu doğru bir çıkarım değilmiş  çünkü esas olan ne kadar olursa olsun mevcut androjene karşı saç kökünün genetik hassasiyetiymiş ve saç dökülmesini belirleyen kriterimiz de kök hücrelerinin genetik hassasiyetiymiş.

 


 

Bu videodaki arkadaş bize saç dökülmesinin nedenlerinden bahsetmiş ve ısırganın bunu engellemedeki rolüne değinmiş.Isırganın saç köklerindeki mineral dengesini sağladığını ve saç dökülmesinin asıl sebebinin köklerdeki mineral eksikliğinden dolayı köklerin zayıflaması ve kendini yenileyememesinden kaynaklandığını söylemiş.

Isırgandaki minerallere şöyle bir baktığımızda

Yaprakta: Flavon, C vitamini, demir, mineral tuzlar, bitki asitleri, beta sitosterin, amine(histamin) Tohumda: müsilaj, proteinler, sabit yağ, carotinoid, clorophyll.
Kökte: tanen, sterolen, steryllucosid, lignan bulunur

Arkadaş ısırganın ister yaprağını ister kökünü çay olarak içsek vücuttaki mineral dengesini sağlayacağımızı söylemiş.

Bunlara ek olarak ısırgan östrojen ve testesteron dengesinin sağlanmasına yardımcı oluyormuş.Ve böylece DHT birikmesine mani olarak dökülmeyi engelliyormuş.

 

Blog yazarken hem araştırıyor hem de kendim uygulamaya çalışıyorum.Bir haftadır ısırgan otunu hem çay olarak tüketiyor hem de saç banyosu olarak kullanıyorum.Şehir değiştirdiğim için fazlaca kurumuş saçlarımdaki değişimi hem çevremdekiler hem de ben net bi şekilde hissettim.Saçlarım daha parlak daha şekilli daha sağlıklı görünüyor.

Gerçekten doğanın gücünü hayran olmamak elde değil :)


Isırganlarımı da diğer otlarımın yanına kondurdum kuruması için.Bir top ısırgan bir hafta kadar gitti saçlarıma uygularken.Yeni başlayanlar bir hafta düzenli kullanırsa saç kendini toparlıyor.Sonrasında haftada bir ya da iki kez yeterli olur kanımca.

 

ISIRGANIN KANSERLE İLİŞKİSİ

 

Isırgan otunun kansere iyi geldiği bir gerçek.Ama taradığım kaynaklarda bu konuda farklı yorumlar farklı örnekler mevcut.Bunları kısaca incelersek

 

Kimisi ısırgan otunun içeriğinin tümöre karşı etkili olduğunun henüz gösterilmemiş olduğunu ancak ısırgan otunun içerdiği flavanoidlerin, hastaların kendilerini daha iyi hissetmelerine ve iştahlarının açılmasına yol açtığını düşünmektedir.

 

İzzet Baysal Üniversitesi Düzce Tıp Fakültesi hocaları ısırgan otunun 65 yaşında bir hastalarının gırtlak kanserini iyi ettiğini uluslararası literatüre kaydettirmişler.Hastanın altı ay boyunca günde bir buçuk litre kaynatılmış ısırgan otu suyu içerek yutkunma problemini aştığını açıklamışlardır.

Diğer bir vaka ise beyin tümörü olan GBM hastasının hastalığından tamamen kurtulduğudur.Fakat bunu sadece ısırgan otuna bağlamak yanlış.Hastamız kemoterapi de görmekte bu süreçte.

Yapılan bazı labaratuar çalışmaları da ısırgan otundan elde edilen özütün kanserli deneklerdeki tümör kitlelerini küçülttüğünü ve deneklerin hayatlarını uzattığını gösteriyor.

Sadece ısırgan otuyla kanser gibi ciddi bir hastalıktan tamamen kurtulmak imkansıza yakın.Amac sağlıksa neden elimizde olan tekniklere sırt çevirelim.Amaç ne tamamen kimyasala bağlanmak ne de tamamen kimyasala sırt çevirmek.Bitkisel tedavi bütünsel tedavidir.Modern tıpla alternatif tıp yarış içerisine girmemeli,aksine birbirini beslemeli..

Daha mutlu daha sağlıklı yarınlar için 

 

Sevgi,sağlık ve dostlukla

Nimet

 

 

 


 

21 Temmuz 2014 Pazartesi

Güzelliğin şifayla harmanı 'Güller'

Merhabalar !! :)

Uzunca bir zamandır niyetliyim blog yazmaya kısmet bugüneymiş efendim.O halde sayfamızın ilk başlığı güller olsun ki diğer bölümler gül koksun :)

Kırmızı ,sarı,pembe veya beyaz olsun tüm güller çok zarif görünür ve hoş bir esans yayarlar.Ayrıca güller tıpta,kozmetikte,mutfakta ve daha birçok alanda kullandığımız büyüleci varlıklardır.Ben daha çok şifa yönüne değinmek istiyorum.Ama öncesinde gülün başından geçenlere kısa da olsa değinmek gerektiğini düşünüyorum :)

Efsaneye göre önceleri tüm güller beyazmış.Tanrıların sofrada bulundukları bir sıra , Venüs'ün çevresinde uçuşup duran Küpidon ( aşk tanrısıdır kendileri ) bir kanat vuruşuyla şarap
testisini devirmiş ve sofradaki tüm güller kırmızıya boyanımış.Bir başka efsaneye göre de Küpidon damarına bir diken batırmış , akan kanıyla gülü kırmızıya boyayıp Venüs'e sunmuş..Her türlü ucu aşka dokunuyor kızılların anlayacağınız :)

(Fotoğraflardaki güller anneannemin kıymetlileridir ,Telif hakları alınmıştır :) )

Maurice Messegue kırmızı güllere vurgundur.Fransanın en ünlü fitoterapistlarinden olan Messegue kitaplarında güllere olan hayranlığını en güzel betimlemeleriyle bize sunar.Messegue gülleri tedavide :
-Bağırsak hastalıkları
-Kadınlardaki kanama ve akıntılar
-Nedeni göze bağlı baş ağrılarında ve özellikle öksürükte kullandığını ,çok iyi bir balgam söktürücü olduğunu belirtiyor..


 Avrupa'nın en yaşlı devlet adamlarından Konrad Adenauer sarı ve beyaz güllerin müptelasıymış hatta sarı güllere düşkünlüğüyle bilinen başkan için safran renginde yeni bir tür üretilip ismini Konrad Adenauer koymuşlar.Adenauer sarı güllerin peklik açısından kırmızı güllere göre daha zengin olduğunu belirttiği bir yazıya denk gelmiştim.Ve kırmızılara göre daha yumuşak oldukları için boğaz infeksiyonlarında kullanımı daha hafif ve hoş olduğunu belirtir.

Gül birçok dinde sembolleşmiş bir objedir.
İslamiyette Hz. Muhammedi temsil eder.Peygamberin güzel kokusu, çiçekler arasında kokusuyla ve güzelliğiyle meşhur olan gülle eşleştirilmiştir.
Hristiyanlıkta gül sahip olduğu kokudan ve mükemmellikten dolayı cennet çiçeği olarak sembolleşmiştir.
Gül, Sufilikte ise ruhsal aydınlanmanın ve kalp gözünün açılmasının sembolüdür.
Ezoterizmde beyaz gül, 'Işığın Çiçeği'dir; günahsızlığın, bekaretin, saklı olan ruhsallığın açığa çıkışının, tılsımın simgesi ve aynı zamanda da ölümün efsanevi bir sembolüdür. Kırmızı gülün beyaz gül ile olan ilişkisi bu iki rengin simyadaki ilişkisiyle paraleldir. Kırmızı ve beyaz güller birlikte ateşin ve suyun, aynı zamanda zıtların birliğini temsil ederler.

Tüm bunlara ek olarak dünyanın her yerinde şairler tarafından özel bir önem atfeden, yaygın kullanımı olan bir semboldür güller.
Tarihin her türlü sayfasında karşımıza çıkan bir canlı grubundan bahsediyoruz.Hikayeler anlatmakla bitmez , ne bülbüller ne sümbüller sevdalanmış güllere.. Peki bu güzelliğin arkasında bize saklanan şifa kapılarını da aralayalım.Dilimiziz döndüğü kadar aktaralım :)



Gül Çayı ve Ruh sağlığı
HealthMad.com ve RoseMagazine.com gibi birçok bitkisel ilaç kaynakları gül çayının merkezi sinir sistemini rahatlattığı ve mental depresyon gibi hastalıklar,anksiyete ve obsesif kompulsif bozukluk tedavisinde yardımcı tıbbı özellik kazanmış bir çay olduğunu belirtmektedir.

Ayrıca gül çayı kronik yorgunluk sendromu, uykusuzluk ve sinirlilik muzdaribi hastalarımıza da yardımcı oluyor.Stresle başa çıkmamızı,pozitif bir ruh haline girmemizi kolaylaştırıyor.

Blog sayesinde ben de nefis bir gül çayı içme fırsatı buldum :)


Peki nasıl hazırlanıyor bu romantik bi o kadar da şifalı çayımız ?
Bir fincan çay için bir iki tomurcuk gül yeterli oluyor.5-10 dakika sonra kokusuyla size ben hazırım diye seslenecektir fincanınız :)
Afiyet , şifa olsun :)

GÜL SUYU
Kaliteli bir gül suyu sadece damıtılmış su ve saf gül yağı içerir.Gül suyu eski İran ve Mısırda çok değer görürmüş ve Kleopatra'nın en sık kullandığı güzellik ürünüymüş.Eski Hindistanda ise gül suyu özel bazı dini ritüellerde kullanılırmış.

Gül suyunun faydaları arasında ;
-Antibakteriyel
-Yatıştırıcı
-Tedavi edici
-Antiseptik özellikleri sayabiliriz
Bunlara bağlı olarak tedavide
-Mükemmel bir yatıştırıcıdır.
-Siyah noktalardan kurtulmaya yardımcı olur
-Şişliği ve kızarıklığı azaltır.
-Cildi temizler tonik etkisi yaratır
-Gül suyu saçlar için de çok faydalıdır.Saç derisine giden kan akışını artırır,böylelikle saç kökünü besler,güçlendirir ve saç dökülmesine engel olur.Bu yüzden çeşitli markaların gül suyu takviyeli şampuanlarına rastlıyoruz.Fakat kendi şampuanımıza da üç dört damla gül yağı ekleyerek benzer etkiyi yaratmamız mümkün :)
 Her ne kadar bir eczacı adayı olsam da eczanelerde ve aktarlarda satılan gül sularının çok da masum olmadığını belirtmek isterim :( Peki kendi gül suyumuzu hazırlamak istesek ? :) Şimdi size geleneksel gül suyu tarifini vereceğim.Biraz zahmetli gibi görünse de sonucun buna değeceğine emin olabilirsiniz bizzat denendi ve onaylandı :) Tarife başlamadan önemli bir not düşmeliyim.Suyu fazla kaynatmamalısınız.Suyu kaynatmaya devam ederseniz damıtılmış su elde etmeye devam edersiniz fakat gül yağının esansı yani özü seyrelmiş olur.Bunun sonucunda elde edeceğiniz gül suyu gülden zıyade damıtılmış su gibi kokacaktır ammaan dikkaat ! :) İşe koyulmadan önce kalın ve ısıya dayanıklı paslanmaz çelik veya cam bir kaseyi hazır bulundurun , kolay gelsin :)
malzemeler:
2 -3 kg taze gül veya gül yaprağı
su
parça buz ya da ezilmiş buz
hazırlanışı:
Genişçe bir tencerenin ortasına tuğla yerleştirin.Tuğlanın üzerine kasenizi koyun.Gül yapraklarını ise tencereye koyun(Tuğlayı geçecek kadar çiçek ekleyin)Güllerin üzerini örtecek kadar su ekleyin.Yalnız su tuğlayı da geçecek kadar olmalı
Tencerenin kapağını ters çevirerek(bombeli kapak seçilmeli) tencereyi kapatın.Ocağı yakın ve suyu kaynatın,sonra ateşi en kısığa getirin.Su kaynamaya başlar başlamaz kapağın üzerine iki üç tabak kırılmış buz veya buz torbası koyun
 Şimdi ev usulü bir damıtma sistemi oluşturdunuz :)
Su kaynadıkça buhar yükselecek , buzla dolu kapağa çarpacak ve yoğunlaşacak.Yoğunlaştıkça kapağın ortasına doğru akacak ve kaseye damlayacak.Her 20 dakikada bir kapağınızı hızlıca kaldırıp bir veya iki kaşık gülsuyunu dışarı alın.Yarım litre gül gibi kuvvetli kokan gülsuyu elde ettiğinizde işleme son verebilirsiniz :)
(( Arkadaşlar Gül Suyu yapımında her gülün yaprağı aynı sonucu vermeyecektir malesef :( Reçel yapımında da kullanılan yerli güller kullanılıyor çünkü onların yoğun bir kokusu var.Diğer güller aşı yoluyla üretildiği için kokmuyorlar.Diğer güllerle yapacağınız işlem sonrasında beklediğiniz kokuyu elde edemeyeceksiniz yüksek bir ihtimal.Bahsi geçen güllerimiz de bahar ayında çiçek veriyor , taze yaprak kullanmak istediğimiz için mevsimi de önemli tabi :) )

Gül Yağı
Gül rahatlatıcı,ferahlatıcı ve canlandırıcı olduğundan bahsetmiştik.Şimdi bunu kollara ayırıp detaylıca inceleyelim.
-Gül cildi güçlendiren ve sıkılaştıran bir etkiye sahip,bu yüzdendir ki kırklı ellili yaş kadın bakım ürünlerinde gül yağına sıkça rastlarız.
-İçerdiği vitamin, mineral ve antioksidanlar sayesinde mükemmel bir nemlendirici ve yumuşatıcıdır.
-Nemlendiricinize bir iki damla gül yağı ekleyerek cildinizdeki uçuk , iltihaplanma veya egzama gibi sıkıntılarınızı gidermek için kullanabilirsiniz
-Gül yağı içeren masaj yağlarıyla kan dolaşımını hızlandırabilir , bağışıklık sisteminizi güçlendirebilirsiniz .
-Astım , öksürük , tıkanıklık ve ateş tedavisi için gül yağı tavsiye edebiliriz.Genişçe bir kaseye kaynara yakın su ve üzerine 3 4 damla gül yağı damlatıp buharını soluyarak faydalanabiliriz.

Peki gül yağını nasıl elde ederiz ?
Michelle bize videosunda gayet net anlatmış ben bugün denedim 4 hafta sonrasını bekliyorum :) Belki siz de denemek istersiniz ..


(  http://www.youtube.com/watch?v=GfQuouAcnAw  )





20 Temmuz 2014 Pazar

BİTKİLERİN KURUTULMASI

BİTKİLERİN KURUTULMASI
Merhaba Dostlar,
Blogumuz açmamıza sebeb alternatif tıp dalları.Fİtoterapi konularıyla başladık , muzikoterapi , aromaterapi , meditasyon ,yoga , reiki gibi konularla dallanarak ilerleme niyetindeyim.
Fitoterapiyle açtık , bi sürü bi sürü bitkiden , faydalarından , türlerinden bahsedeceğiz ama bunlardan önce değinmemiz gereken çok önemli bir konu var sanırım.Eğer bitkilerimizi aktardan almak yerine toplayıp biz kurutacaksak buraya bakmadan geçmeyelim.
Kurutma işlemi çok önemlidir.Bitkinin bütün etkisi ancak bu yöntemle korunabilir.El alışkanlığı gerekir.Ne fazla kurutulmalı ne de çok taze kalmalıdır.
İlk kurutma dönemi gölgede olmalıdır.Yalnız çok kuru bir yerde olmamalıdır.Güneşin olmadığı, rüzgarın vurmadığı , böceklerin erişemediği bir yer olmalıdır.
Bitkiler bir beze serilip arada çevrilerek kurutma tamamlanacaktır.Bunun için en iyisi hasırdır.Hasırın her yerinden hava girer.Bence en güzeli bir demet halinde asarak kurutmaktır (tabi bu mümkünse) Elimizde yakın zamanda babamın başına gelmiş bir kurutma faciasından bahsetmek gerekirse; bahçemizde kocaman bir ıhlamur ağacımız var.Ihlamur mevsimi geldiğini kapıyı açınca anlarsınız,her yer mis kokar.Ailecek de ıhlamuru çok severiz.Babam topladığı ıhlamurları gazete kağıtlarının üzerine serer ve onları oracıkta unutur..Sonrasında aklına gelir bizim güzelim ıhlamurlar.Ihlamurların yere bakan kısımları hava almadığı için kötü bi koku yaymaya başlamıştır.İşte burada kırmızı alarmlar çalıyor.Eğer bitki kokusunu yitirmeye başlamışsa bozulmaya başlamıştır demeliyim üzülerek .. Geçmiş olsun :(
Kurutulan otlar ışıktan uzak tutulmalıdır yoksa renkleriyle birlikte özelliklerini de yitirirler.Bitkiler kururken elbette sararıp kararırlar ama taradığım kitaplara güvenerek renk tonlarını yitirmedikçe değerlerini korudukları kanısındayım :)
Umarım faydasını görürsünüz.
Musmutlu , huzurlu bir gün dilerim.
Dostlukla ,
Nimet (: